Günay DEMİRBAĞ

Türk edebiyatında melankolinin ve derin iç hesaplaşmaların yazarı olarak anılan Seyfettin Araç, yeni romanı Zamanı Tanrı Yaşar ile okurlarını duygu yüklü bir yolculuğa davet ediyor. Almanya’da başlayıp Kapadokya’ya uzanan bu çok katmanlı hikâye, altı farklı anlatıcının gözünden şekillenirken, aşk, kefaret, yalnızlık ve kader gibi güçlü temaları işliyor. Araç ile romanın ortaya çıkış sürecini, ilham kaynaklarını ve karakterlerinin içsel çatışmalarını konuştuk:

Yeni romanınız Zamanı Tanrı Yaşar hakkında bizlere biraz bilgi verebilir misiniz? 

‘Zamanı Tanrı Yaşar’ üzerinde uzun uzun düşündüğüm, karakterleri ve olay örgüsünü gerçek olaydan koparmadan yazmaya çalıştığım, beni yoran ama yordukça keyiflendiren, yazarlığın her zerresini iliklerime değin hissettiren çıraklık eserim oldu. Altı karakteri olan ve bu altı karakteri altı farklı anlatıcı olarak okura sunan altı yüz seksen sayfalık bu eser belki çok da uzun sürmeyecek bir zaman diliminde modern bir klasik olarak edebiyat cenahında kendine yer bulacaktır. Kitabın teması tek bir kelime veya kısa bir cümleyle özetlenmeyecek denli farklı; aşk, kefaret, hüzün, dram, yalnızlık, kalabalık içinde yalnızlık, hayat, kader, keder… bunlar tema için sıralanabilecek kelimeler, cümleler. Ana hikâye ise Almanya’da bir karakterimin kendini ve hayatını anlatmasıyla başlayan, sonrasında Kapadokya’da okuru karşılayan bir roman olarak bir cümlede anlatılabilinir. Okuyucuyu hem gerçek anlamda hem de ruhsal anlamda bir yolculuğa çıkaran roman, kendi alanında bir ilk diye üzerinde uğraştığım en nadide eserim oldu.

‘Bu eser, yarım kalmış bir hayatın izdüşümü’

Kapadokya’dan Fransız Riviera’sına uzanan bu aşk yolculuğunun arka planında hangi gerçek yaşam öykülerinden esinlendiniz?

Bir gün bir arkadaşımı kaybettim ve çıktığım cenaze yolculuğunda bu eser ortaya çıktı. Romanın yazımı ile olayın yaşanması arasında biraz zaman var elbette ama takdir edersiniz ki bir yazarın o eseri tam kıvamına getirmeden okuyucuya sunması mümkün değil. Hazır olduğumda, eser hazır olduğunda, okuyucu hazır olduğunda romanın tam zamanı olduğunu düşündüm. Arka plan dersek hikâyenin ana omurgasını hafifletmiş oluruz; bu eser yarım kalmış bir hayatın izdüşümü ve edebi kalemim için vazgeçilmez bir değere sahipti. Her insanın yaşadığı her olay bizim için önemli olmayabilir ama her etkilendiğimiz olayın bir yazar gözüyle değerlendirilmesi sonucu çıkıyor böyle eserler. Esinlenmek demek az kalır, yaşadığım, özümsediğim bir kefaretin kaleme alınması şarttı, ben de o kamburu sırtlandım.  

Kitabınızda altı farklı anlatıcı var. Bu çoklu bakış açısı, okuyucunun hikayeye yaklaşımını nasıl etkiliyor? Anlatıcıların rolü ve seçim süreci hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?

‘Hikâyesi olan her şey güzeldir ve benim kısa da olsa bir hikâyem vardı.’ diye başlıyor roman, Mikail okuyucuya bu dizelerle merhaba diyor ve kendini, yaşadıklarını, geçmişini, hikâyesini anlatmaya başlıyor. İlk anlatıcımız kendisi, romanı açıyor ve okuyucuyu kendisiyle birlikte bir yolculuğa davet ediyor. Sonrasında diğer karakterler tek tek okuyucu kendi gözünden görmeleri için yolculuğa devam ediyor. Daha önce denenmemiş bir şeyleri deneme isteğiydi bendeki, belki de her insanın yaşadığı olayı kendi bakış açısıyla okumak, onun gözünden okumak farklı gelir, iyi olur düşüncesiyle yaptım bunu, bilmiyorum. Okuyucu çoklu anlatım dilinde kendi iç hesaplaşmasını yakalayabilirse, bu bir yazar olarak başarım olacak. Çünkü bir yolculuğa hevesli olanlar için yazıldı bu roman; uzun bir yolculuğa istekli olanlar okusun ve kendi içsel yolculuklarını tamamlasınlar diye yazıldı. 

“Zamanı Tanrı Yaşar” isminin bir anlamı var mı? Romanda bu kavram nasıl bir yer tutuyor?

‘Zamanı Tanrı Yaşar, biz insanlar ölmek için yaratıldık’ beyitinden, yazıtından yola çıkarak bu ismi verdim esere. Okuyucular bu cümlenin ağırlığını, ölümü her an sorgulatan yanını, en eski yazıt olma düşünü ruhlarında hissetsinler diye bu isimde karar kıldım. Romanın ortalarında bir yerde bu cümleyle bir selam veriyorum ve sonrasında romanın tamamında aslında anlatılmak istenen buymuş diye okuyucuya içten bir hesaplaşma vermeye çalışıyorum. Bu arada hiçbir eserimin ismi sıradan bir şekilde seçilmediği için bu eserde de ince eleyip sık dokudum; anlamı okuyucuyu etkilesin, romanın baştan sona planlı bir halde bu isme sadık kaldığını idrak etsinler istedim ve romanda bu isim kavramı ilk cümleden son cümleye kadar kendi anlamını okuyucuya okutsun diye çok uğraştım.

‘Hayat biz insanlara ölüm dışında çok da özel bir varlık vadetmiyor’

“Zamanı Tanrı Yaşar”da yer alan Mikail karakteri, derin bir içsel çatışma yaşıyor. Mikail’in hikayesi üzerinden insanın vicdanı ve suçluluk temalarına dair ne gibi mesajlar vermek istediniz?

Mikail derin bir içsel yolculuktan kazayla kurtulmaya çalışan ilk karakterim bu romanda. Kendi içsel yolculuğuna diğer karakterleri dahil ettiğinde işin rengi tamamen değişiyor ve roman başka bir seviyeye çıkıyor. İçinden atamadığı vicdan muhasebesini, suçluluk duygusunu uzun uzun kendi ağzından anlatmaya çalıştım ve bu kefaretin sonunda kendi acısını dindirmenin yolunu yine kendi buluyor, her ne kadar acımasız bir karar olsa da. İnsanlar da eğer içinden çıkamadıkları durumları varsa bir benzerini okusunlar istedim, başkalarında ne gibi reaksiyonlar görünüyor fark etsinler istedim. Çünkü edebiyat fena halde hayata benzer ve hayat biz insanlara ölüm dışında çok da özel bir varlık vadetmiyor. İnsanoğlu ölmek için yaratılan bir canlı ve en nihayetinde tüm savaşlardan sağ çıkma imkânı yok; kimi ilk savaşta kimi son savaşta kopuyor bu alemden ama Mikail gibi vicdan sahibi olanlar o savaşlar arasını acılı ve sancılı geçiriyorlar.

Kaynak URL